2026 Münih Güvenlik Konferansı, Avrupa Birliği-ABD ve Türkiye
2026 Münih Güvenlik Konferansı, Avrupa Birliği-ABD ve Türkiye
Altmış ikinci Münih Güvenlik Konferansı bu yıl 13-15 Şubat günleri arasında 40 devlet ve hükümet başkanının katılmasıyla gerçekleşti. İngiltere Başbakanı Keir Starmer, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron, Almanya Başbakanı Friedrich Merz'le birlikte, ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio ve Çin Dışişleri Bakanı Wang Yi de katılımcılar arasında yer aldı. Azerbaycan Devlet Başbakanı Aliyev ile Ermenistan Başbakanı da Konferans'a katıldılar. Aliyev'in fırsatı iyi değerlendirip en üst düzeyde ve çok sayıda görüşme yaptığı biliniyor. Ayrıca çeşitli ülkelerden pek çok Dışişleri ve Savunma bakanı, politikacı, bakan, diplomat, üst rütbeli subay ve kamuoyu önderinin de katıldığı görülüyordu.
Ama buna ABD Başkanı Trump ile Rusya Devlet Başkanı Vladimir Putin'in Konferansa katılmadığını da eklemek gerekiyor. Buna rağmen, dünya medyasının ve kamuoyunun ilgisi Münih Güvenlik Konferansı'nın üzerinden eksilmedi. Eksilmedi çünkü 2026 Münih Güvenlik Konferansı tam da Avrupa Birliği ile ABD arasındaki ilişkilerin derin bir kırılma yaşadığı; Rusya ve Ukrayna arasındaki savaşın devam ettiği; ABD ile İran arasındaki gerilimin tehlikeli boyutlara ulaştığı bir uluslararası ortamda gerçekleşti.
Bu yılki konferans “Yıkım Altında” başlığıyla yapıldı, bir fil görüntüsü de bu başlığa eşlik etti. Açıkça söylenmese bile, ki fil sanki AB seçkinlerinin ve politikacılarının kafasını çok meşgul eden bir konuyu, ABD ve AB ilişkilerinin alt üst oluşunu, simgeliyordu. İşin aslındaysa birden çok filden oluşan bir sürünün görüntüsünü kullanmak daha anlamlı olacaktı. Çünkü Avrupa Birliği'nin ve dünyamızın sorunları sadece ABD ve AB arasındaki ilişkilerin bozulmasından, “Batı” ittifakının bir belirsizliğe sürüklenmesinden, başlıkta ima edildiği gibi “yıkılmasından” ibaret değil. Avrupa Birliği'nin, birliğin başını çeken Almanya, Fransa gibi ülkelerin sorunları çok boyutlu ve çok katmanlı bir nitelik arz ediyor. Yazının son bölümünde bu konuya yeniden değineceğiz.
Nitekim Konferans'tan önce yayınlanan “Avrupa Güvenlik Raporu 2026” başlıklı belge Almanya'nın ve Avrupa Birliği'nin değişen dünya koşulları üzerinde ciddi bir hazırlık yaptığının ipuçlarıyla doluydu. Okunduğu zaman söz konusu belgenin büyük bir diplomatik incelikle yazıldığı, ABD'nin politikalarına karşı da ciddi bir eleştirinin yöneltildiği açıkça görülüyordu. Konferansın açılış konuşmasının Almanya Başbakanı Friedrich Merz tarafından yapılması da Almanların ve AB'nin işi tuttuğunun bir göstergesi oldu. Geçen yıl ABD Başkan yardımcısının sert ve kaba bir üslupla Avrupa Birliği'ni ve üye devletleri eleştirdiği konuşmasına derli toplu bir tepki veremeyen Almanya ve Fransa, bu yıl aynı tutum içinde olmayacaklarını ilan ettiler.
Friedrich Merz sakin bir üslupla konuştu. Lâkin “Avrupa, dünya tarihinden uzaklaştığı uzun bir tatilden geri döndü”, demesi kararlı bir tutumu dile getirmenin ilk adımıydı. “Ardından hep birlikte bir eşiği geçtik, büyük güç politikaları geri döndü”, dedi. Sonra Rusya'yı sert sözlerle eleştirdi. Çin'in dünyayı yeniden biçimlendirme iddiasına sahip olduğunu, bu yolda sabırlı ve uzun erimli bir strateji güttüğünü, artık tek kutuplu dünyanın sona ermekte olduğunu belirtti. Ama Çin konusundaki sözleri bir eleştiri değil, neredeyse sadece bir betimlemeydi. Daha sonra sözü ABD yönetimine getiren Merz, dünyayı Vaşington'daki yönetimle aynı bakış açısıyla görmediklerini de açıkça dile getirdi. Bundan sonra söyledikleri ise, dünyadaki gelişmelere karşı Avrupa Birliğinin, özellikle de AB'nin en güçlü ülkesi konumundaki Almanya'nın yanıtı niteliğindeydi. Merz, Avrupalıların Vaşington'daki yönetimden farklı, kendi anlayışına göre bir yaklaşım gütmesi gerektiğini söyledi. AB ve Almanya olarak dünyanın değiştiği gerçeğini kabul etmeleri gerektiğinden bahsetti ve Almanya'nın ordusunu çok güçlü bir klasik güç haline getireceklerini de, yine çok sakin ama kararlı bir söylemle vurguladı.
ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun konuşması da, önceki yıl Vance'in kullandığı diplomatik olmayan üsluptan uzak, ince kültürel dokunuşlarla bezenmiş, diplomatik ve sakin bir üsluba sahipti. Ama büyük ölçüde, Hristiyan bir ittifak kuralım ve dünyada bir kültür savaşı başlatalım, haydi gelin bizim koşullarımızla bize katılın havasında bir söylemi vardı konuşmasının. Bu arada, Kübalı bir göçmen ailesinin çocuğu olan Rubio, kendisini de “Avrupa uygarlığının” bir uzantısı olarak tanıtmayı ihmal etmedi.
Sonuçta 2026 Münih Güvenlik Konferansı, Almanya Başbakanı Friedrich Merz ile Fransa Devlet Başkanı Emmanuel Macron'un temsil ettikleri bakış açısı ve dünya görüşü ile ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio'nun temsil ettiği bakış açısı ve dünya görüşü arasında bir uzlaşma sağlanamadan sona erdi. Marco Rubio'nun Münih'ten sonra hemen Avrupa Birliği'nin genel tutumundan farklı bir yaklaşım sergileyen Slovakya'ya ve Macaristan'a gitmesi de bu uzlaşamama durumunun bir kanıtıydı.
Avrupa Birliği'nin, Almanya'nın, Fransa'nın ve ABD'nin bundan sonra birbirlerine karşı nasıl bir yol izleyeceklerini, nasıl bir tutum takınacaklarını izleyeceğiz. Ama Avrupa Birliği'nin ve onun önde gelen üyelerinin karşı karşıya bulundukları sorunları özetlemek, resmin bütününü daha iyi anlamak açısından yararlı olacaktır. Çok ayrıntıya girmeden bunları şöyle özetlemek mümkün görünüyor:
-Rusya'nın Avrupa kıtası üzerindeki hedefleri ve stratejik öncelikleri, Ukrayna'da giriştiği savaştan da öteye, Avrupa'nın başat ülkelerinin kafasındaki Avrupa Birliği projesiyle çelişiyor.
-Çin'in endüstriyel ve teknolojik rekabeti, AB üyesi Almanya ve Fransa gibi ülkelerin endüstriyel gücünü tehdit ediyor ve sarsıyor. Sarsıntı başta otomobil ve otomotiv endüstrisiyle, ara girdiler sektörü olmak üzere geniş bir alanda hissediliyor.
-ABD'nin korumacı bir ekonomik politikaya yönelmesi ve gümrük vergilerini yükseltmesi Çin'in çeşitli endüstrilere vurduğu darbeyi daha da güçlendiriyor. Avrupa Birliği, Latin Amerika ülkeleriyle yaptığı “Mercosur Antlaşması” ve Hindistan ile yaptığı serbest ticaret antlaşmasıyla Çin'in rekabetine, ABD'nin ise korumacı politikalarına karşı bir yanıt arayışı içindedir.
-Almanya, Fransa, Hollanda gibi ülkelerin ve ittifak içerisinde yer alan İngiltere'nin kendi içlerinde geniş bir kitlesel desteğe sahip aşırı sağ partilerin muhalefetiyle karşı karşıya oldukları biliniyor. Bu partiler muhalefetlerini, ekonomik politikalar ya da liberal veya sosyal demokrat bir toplum politikası üzerinden değil, Avrupa Birliği'nin yapısı, Ukrayna'ya verilen desteğin kesilerek Rusya ile ilişkilerin düzeltilmesi gibi temel konuların üzerinden yürütüyorlar. Avrupa Birliği'nden yana seçkinlerin, toplum içerisindeki yerinin ve düzensiz göçün de çok ötesinde, bu ülkelere yerleşmiş ekonomilerine katkı yapan yabancı kökenli insanların durumu gibi konular üzerinden yürüttükleri aktivizm de bu muhalefetin bir öğesi olarak öne çıkıyor. Aşırı sağ kabul edilen partilerin varlığı yeni bir olgu değil. Ama ABD yönetiminin onları en üst düzeyde desteklemesi önemli bir gelişmedir ve Avrupa Birliği'nin iç dengelerini bozacak niteliktedir.
-ABD'nin NATO üyesi ülkelerinin savunma paylarını yükseltmesini istemesi yanında Rusya ile savaş tehlikesi algısı, Avrupa Birliği'nin refah devleti projesini sarsıyor. Refah devletinden ödün verilmesinin ise birlik ülkelerinde bazı toplumsal sonuçlara yol açacağı tahmin edilebiliyor.
-Türkiye gibi, derinlik kazanmış bir endüstriyel alt yapıya, yaşamsal enerji ve ticaret hatlarına, büyük bir askerî güce, geniş bir coğrafyada hareket yeteneği olan etkili bir donanmaya, gelişmiş bir savunma sanayiine sahip bir ülke ile stratejik ilişkilerini nasıl geliştirmesi gerektiği konusunda Avrupa Birliği kararsız. Açık bir stratejisi yokmuş gibi görünüyor. Daha doğrusu, AB'nin Türkiye politikası bazı üye ülkelerin de etkisiyle zaman zaman bir Türkiye stratejisi yokmuş gibi davranmak, zaman zaman da Türkiye'yi devre dışı bırakmak şeklinde tezahür ediyor. Oysa AB'nin Türkiye gibi bir ülkeye gümrük birliği dahil, kalıcı bir perspektifle, uzun erimli bir stratejiyle yaklaşması gerekiyor. Ve bu bir türlü gerçekleşemiyor.
Türkiye ile ilişkilerini doğru bir stratejik perspektifle “tanımlayamamak” Avrupa Birliğinin en temel sorunlarından birisi olarak ortada duruyor. Türkiye ile sağlıklı bir ilişkiler bütünü kuramamış olmak, Avrupa Birliği'nin en zayıf ekonomik, jeopolitik ve askeri çıkmazlarından birini, belki de en önemlisini oluşturuyor. Oysa şimdi yeni düşünceler, yeni stratejik bakış açıları ve Türkiye-Avrupa Birliği arasında yeni projeler zamanıdır.
Avrupa Birliği, Türkiye, Ermenistan, Azerbaycan, Gürcistan ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti arasında yeni bir ekonomik iş birliği, gümrük birliği, enerji akışı ve ulaşım coğrafyası yaratmak projesi, büyük bir stratejik hedef ve ezber bozan dev bir jeopolitik adım olacaktır. Ayrıntısını ayrıca geniş bir şekilde tartışmamız gereken, ama özetle Orta Asya'yı, Orta Koridor ve Zengezur Koridoru ile Batı Asya üzerinden Avrupa Birliği ile bağlayıp birleştirecek olan dev bir ortak projedir söz konusu olan.
*Dijital Network Alkaş (“DNA”), blog yazarı tarafından DNA'da paylaşılan içeriklerin doğruluğundan, geçerliliğinden, güncelliğinden ve telif hakları konusundaki iddialardan sorumlu değildir. Tüm hukuki ve cezai sorumluluk blog yazarına aittir.