HEPİMİZ GİRİŞİMCİYİZ AMA KİMSE MÜŞTERİ OLMAK İSTEMİYOR
HEPİMİZ GİRİŞİMCİYİZ AMA KİMSE MÜŞTERİ OLMAK İSTEMİYOR
Güneşli bir akşam üstü…. Dükkânın önü renkli balonlarla süslenmiş, beyaz örtülü kokteyl masaları, üzerlerinde limon suyuna batırılmış havuç ve salatalıklar, neşeli bir müzik. Yeninin heyecanı var. Herkes neşeli… İşlerin yolunda gideceğine dair herkes umutlu. Kurdeleyi prenses elbisesi giymiş küçük bir kız kesiyor neşeyle. Fotoğraflar çekiliyor. Mekânın ilk personeli kasada duruyor, ilk alışverişleri yapanların ürünlerini paketliyor. Yazar kasayı açıp kapattıkça çıkan çın çın ses küçük kızın çok hoşuna gidiyor. Ama o sesi fark eden sadece küçük kız değil, dükkân sahibi de o kalabalığın içinde o sesi ayırt ediyor ve her seferinde kalbi titreşiyor, “Tutunacağım bu işte, Allah utandırmasın” diye.
Bir zamanlar “girişimcilik” deyince birçoğumuzun aklında canlanacak manzara aşağı yukarı buydu. Girişimcilik eşin dostun bakkal dükkânı, emlakçı, belki küçük bir butik, eğer cesur bir ruhsa salaş bir meyhane yani “küçük işletme” açması demekti. Hangi zamanlar? Tam bir sınır çizmek benim açımdan mümkün değil ama biz gençken diyeyim hadi. Ülkemizde özellikle 2000'lerle birlikte başlayan, pandemiden sonra yükselen ve yapılmayanı yapmak, kaynak yaratmak, risk almak ve kendisine benzer yeni markaların doğumunu sağlayan tarzda bir girişimcilik ruhu ise çok önemli bir şeyi değiştirdi.
Merak ediyorum siz fark ettiniz mi?
Biz ne yapardık o eski zamanlarda? Eğer düzenleniyorsa açılış kokteyline gider, sunulan ikramları tüketir, hayırlı uğurlu olsun der, uygun bir ortamsa hediye götürür, eğer açılan mekân o an için satın alınabilecek bir ürün sunuyorsa nezaketen bütçemize uygun bir şey satın alırdık. Eğer açılış olmadıysa ya da katılamadıysak da ilk fırsatta uğrar bir siftah yaptırırdık. O zamanlar etrafımızdaki girişimci sayısı az olduğu için olsa gerek bu çok sık yapılması gereken bir şey değildi, belki de hayat boyu birkaç kez denk gelinecek bir nezaket eylemi... Eğer girişimcimiz ürün değil hizmet satıyorsa, ihtiyacımız olduğunda o hizmeti ondan satın alır, kendi çevremizdekileri de ona yönlendirirdik. Yani iyi niyetli çerçevede işler böyle yürürdü.
Sonra neredeyse hepimiz girişimci olduk ama ilk müşterilerden olmayı unuttuk.
Evet öyle çok uzaklara gitmeye gerek yok. Evinde mum yapmaya başlayan bankacı arkadaşımız da örgü bebekler yapıp satan komşumuz da evinde pişirdiği yemekleri düzenli müşterilerine satan ablamız da kurumsal kariyerine koçluk eğitimleri ekleyen arkadaşımız da en az yeni bir teknoloji ya da pazarlama fikri ile şirket kuran, melek yatırımcı bulan, devlet desteği alan genç kadar girişimci oldu. Çünkü mevcut hayatının kutusundan başını kaldırdı, o zamana kadar düşünemediği yeni bir iş alanı yarattı. Hele hayatı boyunca çalışmamış ya da pazarlamayı ayıp saymış biri için hayatının baharında ve deneyim kütüphanesi henüz boş bir gence kıyasla bunun çok daha iddialı bir girişim olduğunu söyleyebiliriz. Bir de benim gibi yıllarca maaşlı çalışıp emekliliğe doğru şirket/şirketler kurarak bir miktar daha büyük ölçekte girişimlerde bulunanlar var.
SERMAYEN KADAR GİRİŞİMCİSİN
Her şeyi kapınıza getiren ve sonra yabancı bir şirkete satılacak bir kurye markası kurmak ile o güne kadar kendiliğinden yaptığınız ama bunun bir fark olduğunu fark etmediğiniz yetenek ve birikimleriniz ile yeni bir adım atmak arasındaki en önemli fark elbette bütçe! Yani bu girişim sana ne kazandırıyor? Eğer bu rakam yeterince yüksek değilse yeterince havalı bir “girişimcilik” madalyanız olamıyor. Ekonomi dergilerine röportaj veremiyorsunuz belki ama bu sizin girişimci olduğunuz gerçeğini değiştirmiyor. Ve aslında ekonomi haberciliğini kendi kişisel girişimi olarak yapanlar sizi arayıp buluyor da. Yani girişimci girişimciyi çoğunlukla destekliyor, tabii eş dost akrabası değilseniz. (Evet, ironi yapıyorum.)
İşte şimdi sadede geldik…
Bahsettiğim çerçevelerin içine oturamayınca, girişimcilik size yakıştırılmayınca ya da bir girişimci olduğunuz samimiyetle fark edilmediğinde o en baştaki nezaketi de görmüyorsunuz. Hani yeni açılan iş yerinden bütçenize göre alışveriş etme nezaketinden bahsediyorum. Sadece hayırlamak için, bereketimiz birbirine karışsın demek için dahi alışverişler yapılmaz oluyor. Farklı alanlarda da olsa herkes girişimci olduğu için hedefe kilitlenmiş halde ileriye bakıyoruz ama yanımızda kan ter içinde çabalayan arkadaşımızı belki de görmüyoruz. Bizim birkaç liramızın bütçesinde büyük bir fark yaratmayabileceğini ama onun emeğine duyduğumuz ilgi ve saygının çok büyük bir değişim yaratacağını düşünemiyoruz. Belki o da bizi fark etmiyor, aynı şeyi bizim için düşünemiyor. Reels videolarında kuaföründen terzisine birçok kişinin sıklıkla şu cümleyi kullanılması da laf olsun diye değil elbet: “Müşterilerim arkadaşlarım olur ama arkadaşlarım müşterim değil!”
SEN DE Mİ KİTAP YAZDIN?
Kitap yazmak da bir girişimcilik bana göre. Eğer mesleğiniz yazarlık değilse ya da henüz yazarlık değilse zaten bir ilk kitap yazmanız birçok insanda “vakti çoktu herhalde” ya da “prestij için, havalı görünmek için” tepkisi yaratıyor. Eğer gerçekten oturup kendiniz yazdıysanız ve o aylar süren, belinizde fıtık, boynunuzda düzleşme nedeni olan yazma serüvenini yaşadıysanız bu yaklaşım ilk kırgınlığınız oluyor. Kitabınız basılıyor, dağıtılmaya başlanıyor, duyurular, paylaşımlar, en fazla on gün! Sonra arkanıza bir bakıyorsunuz, kimse yok! Lansman, imza günü yapıyorsunuz, oraya kadar gelip yine de kitabınızı almayan oluyor. Hatır için, hediye etmek için, hayırlamak için dahi kitabınızı almayacak olan, ne yazdığınızla hiç ilgilenmeyen yüzlerce tanışınız olduğu ile yüzleşiyorsunuz. Ortağım Serda'nın benzetmesi çok doğru, kitap çıkarmak tıpkı 18 yaş doğum günü gibi. O gün geldiğinde her şey değişecek sanıyorsunuz ama ertesi gün hayat kaldığı yerden aynen devam ediyor.
PARA DOSTTAN KAZANILIR'DAN DOSTLAR ALIŞVERİŞTE GÖRSÜN'E
Para dosttan kazanılır. Bu lafı defalarca duymadık mı şu yaşımıza gelene kadar? Bu dostun parasını cebe indirmek anlamında değildi elbet. Tam da bu yazının vermek istediği ana fikre vurgu yapan bir ifadeydi: bana güven duyan dostum benim ilk müşterim olarak ilk referansım da olacaktı ki diğerlerinin ayağı alışsın. Ancak aramıza algoritmalar girdi.
Kendi çevrem için konuşacak olursam, hepimizin yeni bir yazısı, yeni bir eğitimi, yeni bir duyurusu, atölyesi, söyleşisi, canlı yayını ya da kitabı var. Hepsinin tanıtımı Whatsapp gruplarında, sosyal medyada önümüze düşüyor. Bazılarını görmüyoruz bile. Ve görsek dahi bir noktada hepsini sosyal medya hesaplarımızda paylaşamıyoruz. O vakti ve gücü bulduk, paylaştık diyelim, algoritmanın “ama sen de, üst üste çok şey paylaştın” engeline takılıyoruz, görüntülenmeler düşük kalıyor. O gün kendi işimize ait bir duyurumuz varsa hele, algoritma bize cık diyor, kimseyi değil sadece kendini paylaş yoksa seni takipçilerine yeterince göstermem. Diğer yandan şu “hikâye” konsepti tam bir dostlar alışverişte görsün haline dönüşebiliyor. “Ben satın almayacağım ama hikayemde görenler belki alır, benden bu kadar” der gibi…
Hangi ölçekte olursa olsun her girişimcinin kalbi işte o en başta anlattığım dükkân sahibinin kalbi gibi pırpırlanıyor, şüphe yok.
Küçük girişimciler de eşini dostunu yanında hissetmek, suya atıldıktan sonra halkalar yaratan o ilk taş dosttan olsun istiyor.
Yüksek hızla giden bir trene benzeyen hayatımızda birbirimizi fark etmek için ufak bir hatırlatma olsun bu yazı…
Dosttan yapılan alışverişi, ekonomik değil kültürel bir refleks, bir sevgi eylemi olarak olarak hatırlayabilmemiz dileğiyle…
*Dijital Network Alkaş (“DNA”), blog yazarı tarafından DNA'da paylaşılan içeriklerin doğruluğundan, geçerliliğinden, güncelliğinden ve telif hakları konusundaki iddialardan sorumlu değildir. Tüm hukuki ve cezai sorumluluk blog yazarına aittir.