LİDERLER ve UZMANLAR NEDEN KİTAP YAZMALI?
LİDERLER ve UZMANLAR NEDEN KİTAP YAZMALI?
“Türkiye'de pek çok yönetici, uzman ve lider yıllar içinde oluşmuş değerli deneyimlere, güçlü içgörülere ve başkalarının yolunu açabilecek bilgiye sahip. Buna rağmen kitap yazma fikri hâlâ birçok insan için uzak, zor ve hatta iddialı görünüyor. Bugün kitap yazma süreçleri; doğru editörlük yaklaşımıyla birlikte yapılandırılabilen, farklı çalışma modelleriyle geliştirilebilen ve kişinin hayat akışına uyum sağlayabilen yaratıcı bir üretim alanına dönüşüyor.
Deneyim dar alanlarda kalmasın
İş dünyasında birçok yöneticiyle konuştuğunuzda benzer bir tabloyla karşılaşırsınız. Yıllar içinde oluşmuş güçlü bilgi birikimleri, sayısız deneyimleri, kriz anlarından süzülmüş önemli fark edişleri ve başkalarının gerçekten işine yarayabilecek değerli içgörüleri vardır. Fakat bütün bu birikim toplantı odalarında, kurum içi sohbetlerde, yakın çevrelerle yapılan konuşmalarda ya da gelip geçen anların içinde kalır. Oysa bunlar yalnızca kişisel hafıza olarak değil, başkalarına yol gösterebilecek bir miras olarak da değerlidir. Nitekim kitaplar da bu mirası kalıcı bir forma dönüştürmenin en güçlü yollarından biridir.
Bu yazı, özellikle iş dünyasında yıllar içinde oluşmuş bilgi ve deneyimin neden daha görünür hâle gelmesi gerektiğini; kitap yazmaya dair temel çekincelerin nereden doğduğunu ve günümüzde kitap üretim süreçlerinin nasıl daha erişilebilir, yönetilebilir ve birlikte geliştirilebilir modellere dönüştüğünü ele alıyor.
KİTAP YAZMA FİKRİNE NEDEN MESAFELİ DURULUYOR?
İş dünyasında birçok kişi kitap yazma fikrine mesafeli durur:
Bu düşünceler anlaşılabilir ancak konuya başka bir açıdan bakılmalı. Çünkü amaç kendini anlatmak değil; amaç deneyimi ve birikimi dolaşıma sokmak, insanlara ilham vermek, içgörü ve bakış açılarını genişletmeleri için onlara bir araç sunmaktır.
DENEYİM PAYLAŞMAK NEDEN BİR SORUMLULUKTUR?
Öncelikle deneyim paylaşmak kibir değil sorumluluktur. Özellikle Türkiye gibi çok katmanlı ve kendine özgü dinamikleri olan bir ülkede…
Bugün dünyada sayısız liderlik ve iş kitabı var. Ama bu kitapların büyük bölümü başka ülkelerin iş kültürlerinden doğar. O ülkelerde çalışan yöntemler, stratejiler ve liderlik pratikleri Türkiye'de birebir karşılık bulmayabilir. Çünkü Türkiye'nin iş dünyası farklıdır; burada ilişkiler, risk algısı, gelenekler, etik, kurum kültürü, kriz yönetimi ve karar alma biçimleri bambaşka dinamiklerle şekillenir.
TÜRKİYE'DEN TÜRKİYE'YE İÇERİK ÜRETMENİN ÖNEMİ
En çok da bu sebeplerle Türkiye'nin kendi deneyim anlatılarına, kendi iş hikâyelerine ve kendi içgörülerine ihtiyacı var. Çünkü bu coğrafyada iş yapmanın, ekip yönetmenin, üretmenin, krizlerle baş etmenin ve sürdürülebilir yapılar kurmanın kendine özgü bir gerçekliği bulunuyor. Türkiye'de yönetmiş, üretmiş, risk almış, kriz yaşamış ve çözüm geliştirmiş insanların deneyimleri; başka yöneticiler, girişimciler ve profesyoneller için çoğu zaman dışarıdan alınan teorik modellerden daha sahici, daha uygulanabilir ve daha yakın bir rehber olma niteliği taşıyor.
Bir editör olarak yıllardır şunu görüyorum: Doğru çerçeve kurulduğunda, doğru kulvar belirlendiğinde ve metin iyi işlendiğinde bizim yazarlarımızın ortaya koyduğu liderlik ve motivasyon kitapları yabancı örneklerden daha sahici ve daha yol gösterici olabiliyor. Çünkü o metinler doğrudan bu ülkenin gerçekliğinden doğuyor.
KİTAP YAZMAYI ZORLAŞTIRAN ASIL ŞEY
İş dünyasında uzun yıllar çalışmış birinin zihninde tekrar eden sorunlar, kriz anları, dönüşüm hikâyeleri, ekip yönetimi deneyimleri, başarısızlıklar, yöntemler, insan ilişkileri ve zamanla süzülerek oluşmuş önemli fark edişler birikir. Fakat insanlar bunları “kitap olacak kadar önemli” görmez. Çünkü kitap denildiğinde hâlâ akla yalnızca büyük edebi anlatılar, akademik metinler ya da “çok özel insanların” yazabileceği eserler geliyor. Bu yüzden pek çok insan bilgisine, deneyimine ve birikimine rağmen kendini kitap yazmaya layık/uygun görmüyor. Kitabı hayatın içinden çıkan doğal bir üretim biçimi olarak değil ulaşılması zor, kusursuz olması gereken, büyük bir entelektüel iddia gibi düşünüyor. Oysa kitap insanın yıllar içinde biriktirdiği düşünceleri, yöntemleri, gözlemleri ve deneyimleri düzenli bir çerçeve içinde paylaşma biçimidir. Belki de uzun zamandır yapamadığımız şeylerden biri, kitap yazmayı yeniden normalleştirmek. Büyük bir yazar olma iddiası taşımak zorunda değiliz. Nitekim iyi kitapların önemli bir kısmı, tam da hayatın içinden çıkan gerçek deneyimlerin doğru bir çerçeveyle yapılandırılmasıyla oluşuyor.
Bu yüzden doğru soru şu değil: “Kitap yazarsam ne düşünülür?” Asıl soru şu: “Yıllar içinde öğrendiğim şeyler başkalarının yolunu açabilir mi?”
KİTAP YAZMANIN TEK BİR YÖNTEMİ YOK
“Zamanım yok” düşüncesi ve değişen üretim modelleri
Bugün kitap üretim süreçleri geçmişe göre çok daha farklı ilerliyor. Hâlâ birçok insan kitap yazmayı, aylarca masaya kapanıp tek başına yürütülen bir süreç gibi düşünüyor. Bu yüzden de ilk engel genellikle zaman meselesi oluyor. Yoğun iş temposunun içinde böyle bir üretime alan açılamayacağı varsayılıyor. Oysa bugün kitaplar yalnızca klasik yazım süreçleriyle ortaya çıkmıyor. Kimi yazar düzenli yazarak ilerliyor, kimi ses kayıtlarıyla çalışıyor, kimi editörle yapılan görüşmeler üzerinden metinleri üretiyor, kimi ise yıllar içinde ürettiği içerikleri, konuşmaları, eğitimleri ve notları doğru bir yapı içinde yeniden organize ediyor.
“Nasıl ilerleyeceğimi bilmiyorum” çekincesi
Bir diğer önemli çekince ise sürecin nasıl yönetileceğini bilememek. Özellikle yazıyla profesyonel ilişkisi olmayan birçok yönetici, uzman ya da lider, zihnindeki bilgi ne kadar güçlü olursa olsun bunu kitaba nasıl dönüştüreceğini kestiremiyor. Gölge yazar fikrine sıcak bakmayan ama tek başına da nasıl ilerleyeceğini bilemeyen çok sayıda insan var. Bu yüzden iyi bir birebir editörlük ya da proje editörlüğü süreci, yalnızca metin düzeltme işi olarak düşünülmemeli. Özellikle iş dünyasında kitap yazmak, birlikte yürütülen uzun soluklu bir düşünce ve yapı kurma sürecine dönüşüyor. Çünkü yoğun tempoda çalışan birinin aylar boyunca kendini tamamen gündelik hayatın dışına çıkarıp yalnızca yazıya odaklanması her zaman gerçekçi olmayabiliyor. Burada önemli olan şey, kişinin hayat akışını kilitlemeden onun metin üretimini sürdürebileceği doğru modeli kurabilmek.
Herkes aynı biçimde üretmiyor
Bazı projelerde düzenli görüşmelerle ilerleniyor, bazı projelerde ses kayıtları üzerinden çalışılıyor, bazılarında ise yıllar içinde oluşmuş sunumlar, eğitim içerikleri, notlar, konuşmalar ve örnek olaylar birlikte ayıklanarak kitap içeriğine dönüştürülüyor. Proje editörlüğünün önemli taraflarından biri de burada ortaya çıkıyor: Yazardan ihtiyaç duyulan içeriği hangi yöntemle daha sağlıklı alabileceğini öngörebilmek. Çünkü herkes aynı biçimde düşünmüyor ve üretmiyor. Kimi insan yazarak açılıyor, kimi konuşurken derinleşiyor, kimi ise doğru sorular sorulduğunda yıllardır taşıdığı deneyimin içindeki asıl fikri görünür hâle getiriyor.
“Ben kimim ki kitap yazayım?” duygusunun ötesi
Bu süreçte editör biraz da düşüncenin stratejik eşlikçisi hâline geliyor. Kitabın çerçevesini kuruyor, içeriğin yönünü belirliyor, hangi başlıkların taşıyıcı olduğunu ayıklıyor, hangi örneklerin gerçekten değer ürettiğini görüyor ve bütün bu malzemeyi yönetilebilir bir üretim planına dönüştürüyor. Böylece yazar bir yandan kendi profesyonel hayatını sürdürürken diğer yandan yıllar içinde oluşmuş bilgi ve deneyimini sistemli, okunabilir ve kalıcı bir yapıya dönüştürebiliyor.
Velhasıl bazı bilgiler yalnızca toplantı odalarında kaldığında zamanla kaybolur. Bazı deneyimler ise doğru işlendiğinde yıllar sonra bile birilerine cesaret, yön ve perspektif verebilir. Türkiye'nin bugün tam da böyle deneyimlere, sahadan çıkan gerçek hikâyelere, yaşanmış krizlere, kurulmuş yapılara ve bu coğrafyanın içinden doğan düşüncelere ihtiyacı var.
*Dijital Network Alkaş (“DNA”), blog yazarı tarafından DNA'da paylaşılan içeriklerin doğruluğundan, geçerliliğinden, güncelliğinden ve telif hakları konusundaki iddialardan sorumlu değildir. Tüm hukuki ve cezai sorumluluk blog yazarına aittir.