DNA RÖPORTAJ SERİSİ – 3 / GELECEĞİN DEĞİL ASLINDA BUGÜNÜN HİKÂYESİ: İNSAN VE YAPAY ZEKA YAN YANA - PROF.DR KEREM RIZVANOĞLU
Bugün yapay zeka yalnızca teknolojik bir sıçrama değil; toplumsal düzeni, iletişim biçimlerimizi ve güç ilişkilerini yeniden şekillendiren güçlü bir dönüşüm alanı. Burada artık asıl mesele, yapay zekanın sadece ne kadar teknolojik ya da ne kadar “akıllı” olduğu değil; aynı zamanda ne kadar adil, ne kadar kapsayıcı ve ne kadar erişilebilir olduğu…
Eşitlikçi bir yaşam ideali, yalnızca hukuki ya da sosyal politikalarla değil; artık algoritmaların nasıl tasarlandığı, verinin nasıl toplandığı ve teknolojinin kimler için hangi durumda nasıl erişilebilir kılındığıyla da doğrudan ilişkili. Bu nedenle yapay zekayı yalnızca üretkenlik ve verimlilik ekseninde değil; toplumsal adalet, temsil ve kapsayıcılık perspektifiyle ele almak gerekiyor. Çünkü bugün inşa ettiğimiz dijital mimari, aslında nasıl bir toplum hayal ettiğimizin de aynası niteliğinde…
Dijital erişilebilirliği sağlamak doğrultusunda tüm çeşitliliğiyle herkesi kucaklayan bir yaklaşımın önemini her fırsatta vurgulayan, erişilebilirlik kavramını kendisinden öğrenme şansı bulduğum çok kıymetli akademisyen, Galatasaray Üniversitesi İletişim Fakültesi Dekanı Prof. Dr. Kerem Rızvanoğlu ile, eşitlikçi ve adil bir yaşam için kapsayıcı ve erişilebilir yapay zeka vizyonunu konuştuk.
Klasik olacak ama öncelikle bir tanımla başlayalım.

Yapay zeka teknolojilerinde “erişilebilirlik” kavramını nasıl tanımlamalıyız? Algoritmik adalet sizce teknik bir mesele midir, yoksa temelde etik ve toplumsal bir tercih midir?
Dijital erişilebilirliği, engelli kullanıcılar için dijital platformlarda nitelikli bir kullanıcı deneyimi yaratma süreci olarak tanımlıyoruz. Konu yapay zekâ teknolojileri olduğunda mecra değişse de işin özü değişmiyor. Yetenekli yapay zeka algoritmalarının her şeye derman olacağının düşünüldüğü bu dönemde, erişilebilirlik çok daha önem taşıyan bir unsur.
Dijital erişilebilirlik, teknoloji aracılığıyla otonomiyi destekleyerek engelli kullanıcıların yaşam kalitesini desteklemeye imkan sağlayan çok önemli bir paradigma. Bu yüzden birçok ülkede uluslararası standartlara atıfla yasalarla denetleniyor. Ülkemizde de 2025 yazında bu doğrultuda bir düzenleme hayata geçti.
Ancak açıkça ifade etmeliyim ki dijital erişilebilirlik; sadece uluslararası düzenlemelere ve standartlara yönelik teknik bir uyumluluk meselesi değil, teknolojiyi geliştirirken en baştan itibaren sahiplenmemiz gereken önemli bir etik pozisyon olarak değerlendirilmeli.
Algoritmik adalet konusuna gelince, aslında bu iki kavram aynı madalyonun iki farklı yüzü gibi; biri "kapının kime açıldığıyla", diğeri ise "kapının arkasındaki zihniyetle" ilgili. Erişilebilirliği, algoritmik adaletin kullanıcı tarafından bizzat deneyimlenen somut hali olarak görebiliriz. Algoritmik adalet, bazılarının iddia ettiği gibi teknik bir veri temizliği operasyonu değil, etik ve toplumsal bir tercihtir. Bugün tasarladığımız her dijital deneyim, aslında nasıl bir toplum hayal ettiğimizin de bir aynası niteliğinde.
Biraz daha derinleştirirsek,
Erişilebilirlik, çoğu zaman teknolojilere “sonradan eklenen bir özellik” olarak karşımıza çıkıyor. Yapay zeka mimarilerinde erişilebilirliği “tasarımın merkezine” almak nasıl mümkün?
Markaların yaptığı en büyük hata, erişilebilirliği ancak engelli kullanıcılardan bir şikayet geldiğinde hatırlanan, dijital kanallara sonradan takılabilecek bir "eklenti" gibi görmeleridir. Erişilebilirliği tasarımın merkezine almak demek, Ben Shneiderman'ın "evrensel kullanılabilirlik" prensibini rehber edinerek hedef kitlemiz içindeki "en küçük ortak paydayı" kucaklamaktır.
Bu tarz yaklaşımlarla tasarlanan ürünlerin, başlangıçta küçük bir topluluğu hedeflese de aslında çok daha geniş bir kitleyi mutlu edecek deneyimler sunabildiğini biliyoruz. Bunu yine Shneiderman'a atıfla "kaldırım rampası metaforu" ile açıklayabiliriz: Tekerlekli sandalyeler için kaldırımları yıkıp dökerek eklenen o rampalar, bugün bebek arabası sürenlerden scooter kullananlara kadar herkesin hayatını kolaylaştırıyor.
Yapay zeka tasarımında da erişilebilirliği merkeze aldığınızda, sadece kısıtı olan bireylere değil; düşük dijital okuryazarlığı olan veya o anki durumu gereği geçici kısıt yaşayan herkese hitap eden daha sezgisel bir deneyim sunarsınız.
Kapsayıcı bir yapay zeka ekosistemi için temsil meselesini nasıl ele almalıyız? Eğitim verilerindeki eksiklikler ya da önyargılar, toplumsal eşitsizlikleri hangi mekanizmalar üzerinden yeniden üretir?
Atari ve arkadaşlarının 2024 tarihli "Which Humans?" adlı araştırması büyük dil modellerinin açıkça sadece şu özelliklere sahip bir kitleyi hedeflediğini ortaya koyuyor: Batılı, eğitimli, endüstrileşmiş, zengin ve demokratik. Yapay zekayı tasarlayanlar ve geliştiren ekipler maalesef çeşitlilikten yoksun; ağırlıkla genç, erkek, beyaz, heteroseksüel ve herhangi bir engeli olmayan bireylerden oluşuyor.
Bu homojen kitleler kendi zihin dünyalarını ve önyargılarını ister istemez tasarladıkları yapay zeka ortamlarına taşıyor. Tasarım ekiplerinde kendilerine yer bulamayan kadınlar, farklı cinsiyet kimliklerine sahip bireyler, farklı kültürlerden gelenler, çocuklar, yaşlılar, engelliler gibi toplulukların ihtiyaçları eğitim setlerinde de temsil edilmiyor. Doğal olarak yapay zeka platformlarının sunduğu yanıtlar herkes için kapsayıcı olamıyor.
Örneğin; görüntü tanıma algoritmalarının siyahi bireyleri yanlış etiketlemesi veya işe alım algoritmalarının kadın adayları sistematik olarak elemesi, veri setlerindeki bu temsiliyet eşitsizliğinin bir sonucudur. Bu önyargılar teknolojinin içine gömüldüğünde toplumsal eşitsizlikler "nesnel matematiksel kararlar" gibi sunulmaya başlanıyor ki bu da ayrımcılığın en tehlikeli halidir.
Yine farklı bir örnek vermek gerekirse; modeller ağırlıkla yetişkin verileriyle eğitiliyor ve çocukların dünyasına, şakalarına, metaforlarına yabancılar. Cambridge Üniversitesi'nden Nomisha Kurian buna "empati eksikliği" diyor. Örneğin "Korkuyorum" diyen bir çocuğa yapay zeka botu duygusal destek vermek yerine "Olumsuz düşüncenizi yeniden yazın" gibi mekanik bir yanıt verebiliyor. Bu deneyimler, çocuklar üzerinde yetişkinlere kıyasla çok daha derin duygusal etkiler bırakabilir ve uzun vadede eleştirel düşünceyi zayıflatabilir ve sağlıksız bağımlılıklara yol açabilir.
Yapay zeka engelli topluluklar ve kırılgan gruplar için gerçekten dönüştürücü bir güç olabilir mi? Bu potansiyelin hayata geçmesi için hangi akademik, sektörel ya da kamusal iş birliklerine ihtiyaç var?
Kesinlikle dönüştürücü… Yapay zeka, teknoloji aracılığıyla otonomi sağlayarak engelli bireylerin yaşam kalitesini doğrudan destekler. Bunu kendi araştırma çalışmalarımızda da somut olarak tespit ettik. Örneğin; görme engelli bireylerin bir sesli asistan aracılığıyla uzaktan müze deneyimi yaşayabilmesi veya yaşlı kullanıcıların yalnızlıklarına eşlik edecek empatik, "aynı soruyu 50 kere sorsan da kızmayan" asistanlarla bağ kurabilmesi bu bağlamda büyük fırsatlar sunuyor.
Bu potansiyelin hayata geçmesi için "ortaklaşa tasarım" (co-design) anlayışıyla; ana hedef kitle içinde kendisine yer bulamayan bu toplulukları çalışmalarımıza aktif özneler olarak dahil etmek gerekiyor. Bu süreçlerde yer alan tüm karar vericilerin ve paydaşların bu yaklaşımı içselleştirmesi kritik önemde.
Peki geleceğe doğru öngörülerimizde,
Bugün kapsayıcılık odağında hiçbir aksiyon alınmadığını varsayarsak… Gelecekte çocuklarımıza bırakacağımız dünyayı düşündüğümüzde, şu an tasarladığımız yapay zeka sistemleri sizce nasıl bir toplumun habercisi?
Eğer bugün kapsayıcı yapay zeka doğrultusunda somut adımlar atmazsak, çocuklarımıza Chomsky'nin deyimiyle "ahlaki kayıtsızlık" üzerine kurulu, sadece verimliliğe odaklanan ama insanı ıskalayan bir dijital dünya bırakırız.
Yapay zeka platformları herkesin rahatlıkla kullanabileceği ortamlar olmaktan çıkacak; bu sistemlerin önyargıları eleştirel düşünceyi zayıflatacak şekilde çocuklarımıza dayatıldığı, kültürel çeşitliliğin ve toplumsal cinsiyet eşitliğinin sağlanamadığı ve kaçınılmaz olarak dijital uçurumun daha da derinleştiği bir gelecek bizi bekliyor.
Önümüzdeki on yıl içinde eşitlikçi ve adil bir dijital gelecek inşa etmek için en kritik kırılma noktası sizce nerede yaşanacak? En büyük fırsat ve en büyük risk nedir?
En kritik kırılma noktası, kullanıcı adına karar alan ve harekete geçen "Vekil Yapay Zeka" (Agentic AI) sistemlerinin son kullanıcı olarak hayatımıza girmesiyle yaşanacak. Yapay zekanın yalnızca bize yanıt veren bir sohbet botu olmaktan çıkıp, bizim adımıza gerçekleştirmek istediğimiz işleri hayata geçiren ajanlara — yani "vekil"lere — dönüştüğü bir ekosisteme gidiyoruz. Talebimizi asistanımıza fısıldadığımız, hatta belki de buna gerek kalmadan onun niyetimizi anladığı ve bundan hareketle ilgili mikro profilimizle temasa geçip en doğru vekile işi yaptırdığı bir gelecekten bahsediyorum.
En büyük fırsat:"Üretken Kullanıcı Arayüzleri" (Gen UI) sayesinde arayüzlerin durağan olmaktan çıkıp kullanıcının o anki ihtiyacına göre anlık şekillendiği, benim "hissikablelvuku" olarak tanımladığım deneyimlerin sunulmasıdır. Örneğin görme yetisi kısıtlı bir kullanıcı platforma girdiğinde arayüzün bunu algılayıp kontrastı ve font büyüklüğünü anlık olarak ayarlaması, erişilebilirliği kişiselleştirilmiş düzeyde bir standart haline getirecektir.
En büyük risk:Yapay zekanın iç işleyişinin ısrarla "kara kutu" olarak kalmasıdır. Modellerin gerçek akıl yürütme süreçlerini gizleyip bize duymak istediğimiz "ikna edici" ama sahte gerekçeler sunması, şeffaflığı ve güveni yok edebilir. "Bana bunu neyi dikkate alarak önerdi?" sorusuna tatmin edici bir yanıt alamıyoruz. Şeffaf, açıklanabilir ve denetlenebilir yapay zeka deneyimlerine mutlaka ihtiyacımız var.
Eğer bugün yapay zekayı eşitlikçi ve adil bir yaşamın altyapısı olarak kurgulama sorumluluğumuz varsa, sizce ilk vazgeçmemiz gereken varsayım nedir? Ve ilk inşa etmemiz gereken ilke ne olmalı?
Şunu unutmamalıyız ki bizler kullanıcılarımız değiliz! Dolayısıyla onları çok iyi tanıdığımıza, ihtiyaçlarını gayet iyi bildiğimize dair o ısrarlı tutumumuzdan vazgeçmeliyiz. Kendi dijital becerilerimizi ve dünyayı algılayış biçimimizi evrensel bir standart sanmaktan vazgeçmeliyiz.
İnşa etmemiz gereken ilk ilke ise her temas noktasında benimsenmesi gereken "Önce Empati" yaklaşımı olmalı. Empati, öncelikle bir başlangıç adımı olmalı; kullanıcılarımızın ihtiyaçlarını anlamak üzere sokağa çıkmalı, tasarladığımız deneyimleri ve ürünleri gerçek içgörüler üstüne inşa etmeliyiz. Ancak bu şekilde teknolojiyi adil bir yaşamın kurucu unsurlarından birisi haline getirebiliriz.