Herkes Teknoloji Şirketi Kurmalı mı? Sayımız Çok Ama Ölçeğimiz Yok!
Herkes Teknoloji Şirketi Kurmalı mı? Sayımız Çok Ama Ölçeğimiz Yok!

TÜBİSAD Yönetim Kurulu Başkanı M. Ali Tombalak DefineX Yönetici Ortağı Beltan Tönük
Günümüzde teknoloji sadece şirketlerin değil, ülkelerin geleceğini belirlemede de en kritik rolü oynuyor. Bu gerçekliğin en canlı tanığı gündelik hayatımızda yaşanan baş döndürücü değişimler.
Peki hal böyle iken ülkemizde teknoloji sektörünün durumu nedir? Gelecek nasıl gözüküyor? TÜBİSAD olarak her yıl yayınladığımız pazar verisi raporlarından biliyoruz ki, sektörümüzün büyüklüğü son beş yılda 30-33-milyar dolar arasında seyrediyor. En önemlisi ise teknoloji, büyümesi en öncelikli istenen sektörken ne yazık ki büyümüyor. 2024 yılı itibarıyla Türkiye'nin global BİT pazarından aldığı pay yüzde 0,72. Sektörün GSYH içindeki payı ise yüzde 2,77 olarak gerçekleşti. Buna karşın sektör ihracatının toplam ihracat içindeki payı 0,31 puanlık artışla yüzde 1,26'ya yükseldi. Bu tablo, iç pazardaki bazı zayıflıklara rağmen sektörün, toplamda 3,3 milyar dolar ile dışa açılma kapasitesini artırdığını gösterdi. Sanırım teknoloji şirketleri tek kurtuluşu canhıraş yurt dışına atılmakta ve açılmakta görüyor. Türkiye'nin global teknoloji pastasından aldığı pay hala %1'in altında. Payımızın düşüklüğü tek başına sorunun tamamını temsil etmiyor. Esas soru şu: Bu pay neden artmıyor? Cevabı ise hiç de karmaşık değil. Biz teknoloji üretiyoruz ama ticarileştiremiyoruz.
Gelecek için umutlanmamız, bu döngünün kırılmasına bağlı. Bunun yolu da geçmişte yaptıklarımızdan farklı bir takım adımlar atmamızdan ve farklı kararlar alarak uygulamaya geçmemizden geçiyor. TÜBİSAD olarak farklı yapmamız gerekenleri altı başlık altında geçtiğimiz günlerde yayınladık. Bunları kısaca özetler ve nasıl amacımıza ulaşacağımıza yönelik fikirlerimizi ortaya koyarsak kısa sürede olmasa da uzun vadede değişimi sağlayabileceğimizi düşünüyoruz. Birleşerek ve kapsayıcı bir diyalog ortamı yaratarak, odaklanarak ve ülke ve sektör olarak yatırım ortamımızı iyileştirebilirsek geleceği değiştirmenin önünde bir engelin olmayacağını görüyoruz.
Geleceğimizi şekillendirecek adımların başlıkları:
In-House'dan - Outhouse'a
Veri Merkezinden- Değer Merkezine
Fiyat Rekabetinden- Değer Rekabetine
Teknik Servisten - Yönetilen Servislere
Beyin Göçünden - Tersine Şirket Göçüne
Yatırım Yapılandan - Yatırım Yapabilene
Tekil ve Küçük Yapılardan - Birleşerek Ölçeklenmeye
Söz konusu paradigma değişimlerinin her biri hiç kuşkusuz vizyoner ve neredeyse hiçbir itiraz doğurmayacak nitelikte. Ancak tarihin bizlere gösterdiği bir gerçeklik var: bir stratejiyi dönüştürücü kılan asıl unsur, onun genel geçer bir söylem olmaktan çıkıp, seferberlik sorumluluğu altında uygulanmasıdır. Bu nedenle paradigma değişiminin formülü, tüm paydaşlar olarak seferberlik mottosuyla atacağımız adımlarda gizli.
Bu kapsamlı paradigma değişiminin önemli bir boyutu “In-House'tan Outhouse'a geçiş”. Daha yalın haliyle, her işi kendi içinde çözmeye çalışmak yerine, işi teknoloji ekosistemiyle birlikte üretmek. Türkiye eğer bir teknoloji ülkesi olacaksa, bu yol, kapalı devre sistemlerden değil; açık, şeffaf, rekabetçi ve iş birliğine dayalı yapılardan geçiyor. Ama bugünkü tabloya baktığımızda, büyük kurumların teknolojiyi dışarıda değil, kendi bünyelerinde üretmeye yöneldiğini görüyoruz. Oysa günümüzde tüm dünya ülkelerinin teknolojide dış kaynak kullanımına yönelerek, ekosistemlerini büyüttüğünü görüyoruz. Peki biz neden ters istikamette yol alıyoruz? Kamu, savunma dışında her konudaki işi özel sektöre yaptırabilirken, özel sektör teknoloji dışında birçok alandaki ihtiyaçlarını dış kaynak ile karşılarken, holdingler ölçek olamayacağı işlerden çıkarken, teknolojide inhouse neden bu kadar artıyor?
Bu soruya verilecek kolay bir yanıt olabilir: “Gelişmiş ülkeleri örnek alalım, herkes ana işine odaklansın.” Ancak geçmişe baktığımızda bu yaklaşımın sürdürülemediğini, gelecekte de bu anlayışla yol almanın mümkün olmayacağını açıkça görüyoruz.
O zaman sektör olarak ne yapmalıyız?
Bankalar ve büyük holdingler teknolojiyi stratejik bir kaldıraç olarak görüyor. Rekabet avantajı sağlamak, pazara daha hızlı çıkmak ve öncü olmak için teknolojiyi içeride tutmanın şart olduğuna inanıyorlar. Bazı durumlarda maliyet avantajı da yaratabiliyorlar. Kesintisiz müşteri deneyimi sunma zorunluluğu da bu yaklaşımı destekliyor. Nitelikli insan kaynağını elde tutmak adına iç kaynak kullanımına yöneliyorlar. Özellikle bankacılık sektörünün bu konuda ne kadar ileri gittiğini hep birlikte takdir ediyoruz.
Ancak bu noktada asıl soru şu:Herkesin kendi çözümünü kendi üretmeye çalıştığı bir sistem gerçekten sürdürülebilir mi?
Ekosistemi “outhouse” yani dış kaynaklı çözümlere çekebilmek için şirketlerin kendi içlerinde sundukları kaliteyi, hızı ve maliyet avantajını dışarıda da gösterebilmeleri gerekiyor. Bu da ancak güçlü markalarla mümkün. Gelişmiş ülkelerde yazılım firmaları, veri merkezleri, bulut servis sağlayıcıları büyüyor çünkü karşılarında güven duyulan, sürdürülebilir şirketler var. Bu şirketler hem sermaye yapısıyla hem de yatırım alabilme kapasiteleriyle güven yaratıyor. Ve ancak bu şekilde bir teknoloji ekosistemi büyüyebiliyor.
Türkiye'de ise durum farklı. Pek çok teknoloji girişimi sermaye yetersizliğiyle yola çıkıyor. Bu yetersizlik; müşteri beklentilerini karşılarken tavizlere, Ar-Ge süreçlerinde tedirginliğe, ürünleşmede istikrarsızlığa yol açıyor. Ölçeklenemiyor, çünkü yatırım alamıyor. Ya da kendisi gibi odağı teknoloji olan başka şirketlerle birleşemiyor. Daha olgunlaşmadan "exit" planı yapıyor. Bu nedenle değer yaratmak yerine değerleme odaklı bir büyüme anlayışı oluşuyor. Ürün ve hizmet kalitesi yerine müşteri memnuniyetine odaklanılıyor — ama bu da sürdürülebilirliği sağlamıyor.
Bu güvensizlik döngüsü büyük kurumları tekrar iç kaynak kullanımına itiyor. Yani sorun sadece küçüklerde değil, sadece büyüklerde de değil. Ekosistem, her iki tarafın birlikte dönüşümüyle oluşabilir.
Fiyat değil, değer odaklı bir bakış açısı gelişmeden sermaye birikimi de ürünleşme de mümkün değil. Bu yüzden, birleşerek büyümenin zorunlu olduğu bir döneme giriyoruz. Ancak o zaman güvene dayalı bir teknoloji ekosistemi kurabiliriz.
Bugün bu alanda ilham alabileceğimiz iki güçlü örnek var. İlginçtir ki bu iki şirket aynı sektörde faaliyet gösteriyor ama birbirleriyle rekabet etmiyorlar. Biri bağımsız bir teknoloji şirketi, diğeri ise bir holdingin iştiraki olarak dünyada 26 ülkede faaliyet gösteriyor. Kendi dikeylerinde tek ve odaklı olmaları, onları küresel ölçekte görünür ve güvenilir kılıyor. Önümüzdeki dönemde bu başarı hikâyelerini onların ağzından dinlemek hepimize ilham verecek.
Bugün dünyanın önde gelen teknoloji şirketleri milyar dolarlık yatırımlarla büyüyor. ChatGPT örneği bile bugüne kadar 40 milyar dolardan fazla yatırım aldı. Türkiye'de ise teknoloji girişimlerine 100 milyon dolarlık yatırımlar bile yok denecek kadar az. Oysa diğer sektörlerde milyar dolarlık fabrika yatırımları düşünmeden yapılabiliyor. Neden teknoloji yatırımlarında aynı ciddiyet ve kararlılıkla hareket edemiyoruz?
Kamu tarafında da benzer bir çelişki var. Kamu, savunma sanayii dışında teknoloji üretme değil, teknolojiyi ürettirme konumunda olmalı. Kamu projeye değil, ürüne; hatta müşterisi olan ürüne destek verse, sonuçlar bambaşka olurdu.
Türkiye'nin teknoloji geleceği, her şirketin kendi içinde bir yazılım firması kurmasıyla değil; birlikte üretim, birlikte büyüme, birlikte gelişme anlayışıyla şekillenebilir. O yüzden sorulması gereken soru açık: Türkiye gerçekten bir teknoloji toplumu mu inşa etmek istiyor, yoksa teknoloji tüketen ama üretirmiş gibi yapan bir ekonomi olarak mı kalacak?
Yanıt davranışlarımızda gizli. Eğer değişim istiyorsak:
• Kamu, üreten değil “ürettiren” olmalı.
• Özel sektör, değerleme odaklı değil, değer odaklı büyümeli.
• Şirketler, birleşerek ölçeklenmeli, sürdürülebilir ve güven veren yapılara dönüşmeli.
• Holding ve bankalar, teknoloji şirketlerini rekabet avantajı aracı olarak görmek yerine, sektörel kalkınmanın parçası olarak değerlendirmeli.
• Kamu ve özel sektör, bu alanı sanayi yatırımı kadar değerli görmeli ve davranışlarını buna göre şekillendirmeli.
Son söz, Prof. Dr. Ufuk Akçiğit'in veciz ifadesiyle gelsin:
“Artık verimliliğe odaklanmalıyız.”
Teknolojide ne kadar çok ürünümüz olduğuyla değil, bu ürünleri ne kadar insanın kullandığıyla verimliliğimizi gösterebiliriz.
Ve asıl soru hâlâ geçerliliğini koruyor: İçeriye mi yatırım yapacağız, yoksa geleceği inşa edecek bir ekosisteme mi?
TÜBİSAD'ın Türkiye ve dünya teknoloji gündemi ile yatırım dünyasından haberleri içeren bültenini incelemek için tıklayınız: TÜBİSAD Perspektif
*Dijital Network Alkaş (“DNA”), blog yazarı tarafından DNA'da paylaşılan içeriklerin doğruluğundan, geçerliliğinden, güncelliğinden ve telif hakları konusundaki iddialardan sorumlu değildir. Tüm hukuki ve cezai sorumluluk blog yazarına aittir.