Mavi Işık ve Antrasit Şehirler
Mavi Işık ve Antrasit Şehirler
Bunun beni asıl düşündüren tarafı ışık değil, düğme. Çünkü insan ilk kez beynin çok küçük bir bölümüne kabaca "şimdi sen konuş, sen sus" diyebilecek kadar seçici bir araca kavuştu. Eskiden korku anında beynin bir bölgesinin aktif olduğunu görüyorduk ama o bölge korkuyu mu üretiyor, yoksa korkunun sonucu olarak mı çalışıyordu, bunu ayırmak çok daha zordu. Şimdi belirli devreyi açıp davranışın gelip gelmediğine bakabiliyoruz. Yani mesele daha fazla görüntü almak değil artık; doğru yere doğru sinyali göndermek.
Sonra telefonumda Bangkok'tan bir sokak görüyorum. Ardından İstanbul, Moskova, Berlin, Dubai, Cape Town. Fotoğrafların şehir isimlerini kapatsanız bir süre sonra hangisinin neresi olduğunu anlamak zorlaşıyor. Antrasit cephe, siyah metal doğrama, ham beton, duvarda kontrollü bir grafiti, açık mutfak, ahşap masa, neon yazı, birkaç saksı, dövmeli barista. Yan dükkanda aynı spor ayakkabı, karşı köşede aynı kahve, biraz ileride cam ve çelikten aynı apartman. Dünya birbirine bağlanırken şehirler birbirine benzemeye başladı.
Burada optogenetiği bir şehircilik teorisine çevirmeye çalışmıyorum. Ama metafor fazla iyi. Çünkü şehirlerin de düğmeleri var ve bu düğmelere artık aynı ışık tutuluyor. Sosyal medya aynı mekanları görünür kılıyor, algoritmalar aynı estetiği ödüllendiriyor, yatırımcı denenmiş formatı daha az riskli buluyor, zincir markalar tanıdıklık satıyor, gezgin gittiği şehirde tamamen yabancı bir sistemle karşılaşmak istemiyor. Aynı sinyal farklı coğrafyalara ulaşıyor ve aynı ekonomik devreleri ateşliyor. Sonuçta Bangkok Bangkok gibi, İstanbul İstanbul gibi davranmak yerine ikisi de biraz Instagram gibi davranmaya başlıyor.
Bunun çalışmasının nedeni yalnızca kapitalizm ya da kötü mimari değil. Tanıdık olan zihne daha az yük bindiriyor. Daha önce gördüğünüz bir mekana girdiğinizde nereye oturacağınızı, nasıl sipariş vereceğinizi, ne kadar ödeyeceğinizi kabaca tahmin edebiliyorsunuz. Tahmin edilebilirlik rahatlatıyor. Beyin sürprizi sever ama sürekli sürprizle yaşamak istemez. Bu yüzden küresel şehir insanı bir yandan "yerel deneyim" ararken diğer yandan kahvesinin tadının, internet hızının ve yatağının bildiği sisteme benzemesini istiyor. İşletmeci de bunu biliyor. Tanıdık olan daha kolay satılıyor, finansmanı daha kolay bulunuyor ve daha rahat ölçekleniyor.
Tam burada çok garip bir paradoks oluşuyor. İnsan başka bir şehre farklı bir şey görmek için gidiyor ama farklılığın rahatsız edici kısmını istemiyor. Yerel yemek istiyor ama hijyen standardı tanıdık olsun. Eski mahalle istiyor ama WiFi hızlı olsun. Mahalle kahvesi istiyor ama menü dili Brooklyn'dekiyle aynı olsun. Yerel karakter talep ederken, o karakteri oluşturan düzensizliği, yavaşlığı, yaşlanmış tabelayı, yıllardır değişmemiş dükkanı ve bazen biraz kötü hizmeti sistemden temizliyoruz. Sonra geriye yerelin kendisi değil, yerellik dekoru kalıyor.
İş dünyası açısından problem tam burada başlıyor. Standartlaşma ilk aşamada maliyeti düşürüyor ve güven yaratıyor. Fakat herkes aynı formülü kullandığında farklılık yeniden kıt kaynak haline geliyor. Bir dönem zincir olmak değerliydi çünkü dünyanın her yerinde aynı deneyimi veriyordunuz. Şimdi bazı markaların asıl değeri, bulunduğu yere benzeyebilmesinde olacak. Otelin İstanbul'daysa İstanbul'a, Trabzon'daysa Trabzon'a, Tokyo'daysa Tokyo'ya ait bir hafızası olması gerekecek. Aksi halde seyahat ediyor gibi yapıp aynı mekanın farklı koordinatlarında dolaşacağız.
Bazen önünüze çok basit bir soru gelir: "En çok neyi arzuluyorsun?" Cevap "Işık"tır.Görmekten önce ayırt etmeye, bilgi sahibi olmaktan önce ölçü kurmaya işaret eder. Aynı öğretinin ilerleyen sembolizminde pergelin görevi de sınırsızca genişlemek değil, arzunun çevresine bir sınır çizmektir. Bence bugünün şehirlerinde kaybettiğimiz şey biraz bu. Işık hiç olmadığı kadar fazla ama ayırt etme kabiliyeti azalıyor. Her yer görünür hale gelirken her yer aynı görünmeye başlıyor.
İbn Arabi'nin çok sevdiğim bir başka yaklaşımı var. Kalp kelimesini "taqallub", yani değişme, dönüşme, halden hale geçme fikriyle birlikte okur. Meşhur şiirinde de kalbinin "her sureti kabul edebilir" hale geldiğini söyler.Burada çok ince bir ayrım var. Her sureti kabul edebilmek, tek bir surete dönüşmek değildir. Tam tersine, merkezini kaybetmeden farklı biçimleri taşıyabilecek kadar genişleyebilmektir. Şehir için de gerçek kozmopolitlik bence bu. New York'a benzeyebilmek değil; New York'u, Tokyo'yu, İstanbul'u, Halep'i, Venedik'i okuyabilecek kadar açık olup yine de kendi sesini kaybetmemek.
Optogenetiğin gücü de zaten bütün beyni aynı anda aydınlatmasında değil, doğru hücreyi seçebilmesinde. Şehirler için de daha fazla ışığa, daha fazla teknolojiye, daha fazla küresel markaya karşı çıkmak anlamsız. Mesele seçicilik. Hangi sinyal burada işe yarar, hangisi bu mahallenin hafızasını öldürür? Hangi yatırım hayatı güçlendirir, hangisi yalnızca metrekare fiyatını yükseltir? Hangi global fikir yerel kültürle birleştiğinde yeni bir şey doğurur, hangisi bütün farklılıkları antrasit cephe altında eşitler?
Belki de önümüzdeki dönemin şehircilik ve marka meselesi "yerel mi global mi?" kadar basit olmayacak. Asıl soru, neyin neyi aktive ettiği olacak. Çünkü artık sinyalin gücünü biliyoruz. Birkaç saniyelik video bir kafenin tasarımını, bir kafenin başarısı sokağın kira seviyesini, kira seviyesi mahallenin nüfusunu, o nüfus değişimi de şehrin hafızasını değiştirebiliyor. Küçücük bir uyaran bazen bütün devrenin davranışını değiştiriyor.
İnsanlık bu yıl çok tuhaf bir eşiği ödüllendirdi: Bir algden öğrendiğimiz mekanizmayla beynin seçilmiş hücrelerine ışık tutabiliyoruz.
Belki şimdi daha zor olanı öğrenmemiz gerekiyor.
Her ışığa aynı şekilde yanmamayı.
*Dijital Network Alkaş (“DNA”), blog yazarı tarafından DNA'da paylaşılan içeriklerin doğruluğundan, geçerliliğinden, güncelliğinden ve telif hakları konusundaki iddialardan sorumlu değildir. Tüm hukuki ve cezai sorumluluk blog yazarına aittir.