Bir Dünya İki Belgeye Sığar mı?
Bir Dünya İki Belgeye Sığar mı?
Bir Dünya İki Belgeye Sığar mı?
2025 yılının aralık ayının başında, aynı yılı kasım ayında hazırlanmış olan Amerika Birleşik Devletleri'nin “Ulusal Savunma Stratejisi” [kısaca USS] belgesi kamuoyuna açıklandı ve yayınlandı. Yayınlanmasıyla birlikte de hem ABD içerisinde hem de özellikle Avrupa'da yoğun bir ilginin ve tartışmaların konusu oldu. Çünkü bilindiği gibi “USS” belgeleri pek çok elden geçiyor, pek çok kurum ve kişinin katkılarıyla gerçekleşiyor. Yayınlandıktan sonra da ABD'nin küresel konulardaki ulusal politikasının temellerini ve stratejik önceliklerini ilan etmiş oluyor.
Bu yeni belgede geçmişteki yönetimlerin ABD çıkarlarını pek dikkate almadıklarının ima edilmesi, belgeye önem kazandıran asıl etmen değil, sadece politik ve ideolojik bir önermedir ve doğruyu yansıtmıyor. Çünkü tüm ABD yönetimlerinin ABD çıkarları neyi gerektiriyorsa veya neyi gerektirdiğine inanıyorlarsa onu yaptıklarına dair sayısız örnek, en azından İkinci Dünya Savaşı'ndan bu yana yaşanılan pek çok olayda görüldü.
ABD'nin Çin'i ana rakip olarak algılaması, Hint Okyanusu ile Pasifik bölgesine önem vermesi, oraya konuşlandırmaya çalışması da yeni bir olgu değil; Başkan Obama döneminden beri bilinen bir stratejik hedefti.
Yeni “USS” belgesini geçmişteki “USS” belgelerinden ayıran temel özellik ise,
olarak karşımıza çıkıyor.
“USS” belgesinde dikkat çeken hususların ana unsurları ise daha öncesinde, 2025 yılının şubat ayında yapılan Münih Güvenlik Konferansı'nda ABD Başkan Yardımcısı Vance tarafından doğrudan yüksek düzeydeki dinleyicilerin karşısında dile getirilmişti. Dolayısıyla “USS” belgesinin yayınlanmasından sonra yapılan analizlerde pek çok yorumcunun belgedeki stratejik önermeleri ve hedefleri ilk kez duymuş gibi şaşkın ve paniklemiş bir havaya girmiş olmaları, olayın aslına bakılırsa şaşırtıcı bir sonuç oldu. Ama buna rağmen aradan geçen süre içerisinde Almanya başta gelmek üzere, AB'nin büyük ülkeleriyle Brüksel'deki AB bürokrasisinin buna hazırlıklı oldukları yayınlanan belgelerde ve ortaya çıkan gelişmelerden anlaşılıyor.
Bu hazırlığın ilk belirtisi, 16 Ekim 2025 günü Brüksel'de yayınlanan “AB 2030 Savunma Hazırlık Yol Haritası” –[kısaca ABSHYH, diyelim]– belgesiydi. Türkiye'de bu belgenin üzerinde pek durulmadı. Oysa “Avrupa Birliği'nin” belgesi, sanki Amerikan Savunma Stratejisi belgesine karşı önlem almak ister bir şekilde, ABD'nin stratejik öncelik ve hedeflerinden farklı bir stratejik bakış açısına sahipti.
ABSHYH belgesi Rusya'yı Avrupa için bir tehlike olarak kabul ediyor; Avrupa Birliği'nin ve üye ülkelerin Rusya karşısında alması gereken önlemleri ve atılması gereken stratejik adımları çok berrak ve neredeyse bir talimatlar dizisi halinde sıralıyordu. ABSHYH belgesinin ortaya koyduğu neredeyse bütün hedefler askerî öncelikli ve bir seferberlik hazırlığı niteliğini taşıyor. AB belgesine göre 2030 yılına kadar Avrupa İHA Savunma Girişimi, Doğu Kanadı Gözlemi, Avrupa Hava Kalkanı, Avrupa Uzay Kalkanı gibi projelerin tamamlanması; Avrupa Birliği coğrafyasında savaş gücüne sahip ve bağımsız topçu sistemleri, kara savaşı unsurları, donanma, mühimmat ve hareketli askerî birliklerin hazır edilmesi öngörülüyor.
İki belge arasındaki farklılık elbette ki sadece Rusya ile sınırlı kalmıyor. Doğal olarak Rusya'nın bir tehdit olarak algılanması Ukrayna sorunu ile de iç içe geçiyor. ABSHYH belgesi, ABD ile AB arasındaki stratejik ayrışmayı billur bir şekilde kamuoyuna yansıtıyor.
Dikkat çekici bir husus ise Almanya ve Fransa gibi iki büyük AB üyesinin, Rus tehdidine karşı İngiltere'yi neredeyse AB'nin yeniden bir parçası olmuş gibi görmeye ve birlikte hareket etmeye başlamalarıdır. Ancak giderek AB'nin Batı ve Kuzey Avrupalı üyelerine karşı, Rusya ile daha yumuşak bir ilişki yürütülmesi gerektiğini düşünen Macaristan, Çekya ve Slovakya gibi ülkelerin varlığı da dikkat çekiyor.
Belgelerdeki farklı bakış açısı ve öncelikler, gelişen uluslararası olaylar karşısında takınılan tutumlara yansıyor elbette ve ABD ile Almanya, Fransa ve İngiltere'nin başını çektiği bir blok arasındaki ayrışmanın temelini atıyor.
Nitekim Amerika Birleşik Devletleri yönetiminin İngiltere ve Almanya gibi önde gelen Avrupa üyesi devletleri Ukrayna-Rusya barış görüşmelerinin dışında tutmak isteği de bu çerçevede herkesin bildiği bir sırdı. Lâkin başta Almanya'nın ve İngiltere'nin manevralarıyla Avrupa Birliği, Amerika hiç istememesine rağmen aniden devreye girmeyi başardı. Avrupa Birliği önce Berlin, sonra Brüksel'de yapılan toplantılar sonucunda Ukrayna görüşmelerinin bir aktörü olarak kendisini kabul ettirdi.
Bununla da yetinmedi; AB, önümüzdeki iki yıl içerisinde Ukrayna için 90 milyar Avroluk bir AB kredi paketinin onaylanması ile yıpranmış prestijine bir can simidi sağladı. Almanya, İngiltere, Fransa ve Polonya gibi ülkeler yeniden bir dış politika pozisyonu elde ettiler ki bu, Amerikan yönetiminin en son isteyeceği bir gelişmeydi. Üstelik henüz yeni yayınlanmış Amerikan Savunma Stratejisi belgesiyle çelişiyor, öngörülmüş hedefleri aşındırıyordu.
USS'nin yayınlanmasından hemen sonra Alman Başbakanı Merz'in açık açık “Pax-Americana”, yani Amerikan barışı artık bitmiştir demesi de, hâlen AB'nin başat ülkesi konumundaki Almanya'nın devlet aygıtının ve bununla birlikte Brüksel bürokrasisinin Amerika'nın yeni stratejik yönelimini görmezden gelemeyeceğini anladığını bize anlatıyor. Bütün bunlar Almanya başta olmak üzere AB ülkelerinin, yanlarına İngiltere'yi de alarak kendilerine yeni bir yol haritası çizmeye başladıklarının işaretleridir.
Bazı yorumcular yayınlanan Savunma Stratejisi belgesinin Amerika Birleşik Devletleri ile AB arasında bir “boşanma” duyurusu anlamına geldiğini söylerken, bazı Alman yorumcular da ABD'nin Avrupa'dan çekilmek istemediğini; Avrupa devletlerini birbirlerinden kopartmak, hattâ daha da ileri giderek eyaletlere bölmeyi hedeflediğini ileri sürdüğünün altını çiziyor.
Amerikan yönetiminin USS belgesinin yayınlanmasının üzerinden henüz birkaç hafta geçmeden gerçekleştirdiği Venezuela harekâtı iki taraf arasında derin bir tartışma yaratmasa bile, bunu hemen ardından ABD'nin Grönland'da yaşamsal çıkarları ve hak sahibi olduğunu ileri sürmesi ayrışmayı başka bir boyuta taşıdı. Ama başka bir boyuta taşırken de Almanya, Fransa ve İngiltere'nin, bu arada AB'nin de ABD'ye karşı diplomatik inceliklerle süslenmiş ama azimli bir direniş sergilemeye kararlı olduğu anlaşıldı. Bunun anlaşılmasıyla birlikte ise Amerika Birleşik Devletleri ve AB artı İngiltere arasında bir uzlaşma sağlanabildi.
Bütün bu gelişmelere Almanya'nın kendi ulusal askerî gücünü artırmak için yoğun bir çaba içine girdiğinin de eklenmesi şart. Almanya'nın yeniden bir askerî güç oluşturmaya karar vermiş olması sadece Rusya ile sınırlı kalmayacaktır. Buna şüphe yok. Askerî açıdan güçlü bir Almanya'nın Avrupa Birliği içerisindeki askerî ve stratejik dengeleri de kökünden sarsacağını öngörmek pekâlâ mümkündür.
Yukarıda adı geçen iki belge ve bunların sonrasında dünyada yaşanılan gelişmeler, 1945 yılında kurulmuş olan bir dünya düzeninin ve “tek bir Batı” kavramının sona erdiğini bize açıklıkla anlatıyor. Bundan sonra ABD kendi yoluna gidecektir. Avrupa Birliği, üye devletleri ve İngiltere de kendi yoluna. Avrupa Birliği ise bu süreçte belki de bugüne kadar bildiğimizden farklı bir yeni yapılanmayı tercih edecek; bir yanda askerî güce ve savaş iradesine de sahip, İngiltere'yle ittifak içerisindeki bir çekirdek üyeler bölgesi, öbür yanda ise ekonomik ve ticari açıdan Brüksel'e bağımlı ama dış politika ve askerî açıdan daha esnek bir ikinci grup üyeler bölgesi.
Elbette bu henüz sadece bir olasılıktır, gerçek değil. O zaman da yeni ve farklı bir Avrupa Birliği projesi bu eski ve yorgun coğrafyanın kaderini çizecektir.
Böylece Avrupa Birliği ve içerisinde Türkiye'nin de yer aldığı büyük Avrupa coğrafyası, belki de bize dünyanın iki belgeye pek sığmayacağının da ipuçlarını verecek; önümüze olumlu veya olumsuz yeni perspektifler çıkacaktır.
Nitekim dünyanın iki belgeye kolay kolay sığmayacağının ilk işaretleri de 2026 “Davos Ekonomik Forumu”nda görülmeye başlandı. Kanada Başbakanı Mark Carney, Davos'ta yaptığı konuşmada orta ölçekli devletlerin de dünyamızın kaderinde ve geleceğinde rol oynayabileceklerini vurguladı. Amerika Birleşik Devletleri'nin Kaliforniya Eyaleti Valisi Gavin Newsom ise “başka bir Amerika” söylemini yine Davos'ta dile getirdi. Her iki konuşmacının söylemleri de ilginç, ufuk açıcı ve dikkat çekiciydi.
Bir dünya iki belgeye sığar mı?
Şimdi önümüzdeki soru budur. Bu sorunun yanıtını ise ancak gergin, çatışmalara ve savaşlara açık bir sürecin sonunda öğrenebileceğiz.
Üzücü ama gerçek.
*Dijital Network Alkaş (“DNA”), blog yazarı tarafından DNA'da paylaşılan içeriklerin doğruluğundan, geçerliliğinden, güncelliğinden ve telif hakları konusundaki iddialardan sorumlu değildir. Tüm hukuki ve cezai sorumluluk blog yazarına aittir.